26 Mayıs 2011 Perşembe

4 KADIN GÜNÜ

1.KADIN
17 Yaşındaydı... Ortaokulu bitirmiş, eve kapanmıştı. Etrafındaki her genç kız gibi müstakbelini bekliyordu. Beklenen müstakbel geldi... Aslında onun beklediği olup olmadığını bile bilmiyordu, büyükleri uygun gördüler, evlendiler. Ortada "talimat" vardı,  aşk yoktu, zaten arama gibi şansı da yoktu. Sorun da etmedi, sorun etme gibi bir lüksü de yoktu çünkü....Zamanla alıştı, alışmayıp ne yapacaktı, anasının evine mi dönecekti, sokakta mı kalacaktı. Baktı komşusu da onun gibi... Yemek yap, evi temizle, kocanın dediğini yap, seks yap, su getir, misafir ağırla, beraber yürü.... Zaman geçti çocuğu oldu, zaman bir daha geçti bir çocuğu daha oldu., sonra bir tane daha...Geldi 30'una... Çocuklarla uğraş, evi temizle, yemek yap, misafir ağırla, arada kendine zaman ayır, onu yap bunu yap, günler yetmez oldu.. Geceler de ona kalmaya başladı çünkü koca geç gelir oldu. Sormadı, surat asmadı, istenileni yaptı, sesini  bile çıkartmadı....
2. KADIN
O gecelerden birinde ikinci kadınla tanıştı.  Başka kadın olması zaten yeterli sebepdi ama, bu daha bakımlı, daha güzeldi sanki... Adamın canı çekti işte.. Allah katında evlendiler. Adam haftanın iki gecesi birinci kadındaydı, beş gecesi ikinci kadında. Zaman geçti, ikinci kadın da hamile kaldı.
3. KADIN
İkinci kadın hamileyken, birinci kadın evdeyken adam sıkıldı... Sordu soruşturdu, üçüncü kadını buldu. Bir kere de onunla evlendi... Etti üç kadın, haftanın günleri yine dağıldı... Sonuncuya torpil geçerek....
Bir süre böyle yaşadı... Üçüncü kadından da çocuğu oldu. Üç eve ayrı ayrı para vermek canını sıktı. Aldı üçünü bir eve koydu. Ev genişti canım. Hepsine yeterdi. Sorun edecek ne vardı.
Bir adam , üç kadın, çocuklar...
Bu da sıktı bir süre sonra, canım zaten bir hakkı daha vardı, yaşı da hayli ilerlemişti, biraz gençlik katsa fena mı olurdu, eve de bir eğlence gelirdi...
4.KADIN
Eve gelen eğlencenin adı dördündü kadındı... Bir adam , dört kadın, daha  çok çocuk...
Kimse kadınlara  soru sormadı, kimse kadınları sorgulamadı, hatta kendileri bile...
Çünkü kimse sokakta değildi, kimse mağdur(!) değidil...
BU MUDUR ?
Herkes aklını başına alsın Allah aşkına !!!
Herkes de konuşurken , öneride bulunurken iki değil, iki bin kere düşünsün!!!Ya da hiç konuşmasın!

21 Mayıs 2011 Cumartesi

İNSAF GÜNÜ

Azıcık insaf, azıcık vicdan....
Canım acıdı, adını bilmediğim bir çocuk için.
Canım acıdı, yüzünü gördüğüm saniye "Allahım çocuğun yüzünü gördüm, herkes görecek" dediğim için.
İşte o an her şey bitti, görüntü karardı, ben karardım, çarpıya bastım görüntü kapandı, ama içimde derin bir yara açıldı. 
Niye bu kadar öfke, niye bu kadar kin, niye bu kadar acımasızlık? Ne oldu bize? Nasıl bu hale geldik? Hepimiz suçluyuz, bu kadar nefret tek başına büyüyüp çığ haline gelmiş, nefreti bilerek bilmeyerek hepimiz bir çığa dönüştürdük. Dönüştürürken gözler kör oldu, vicdanlar dondu, kalpler durdu, insanlık öldü. Hiç bir şeyi bilmeyen, bir oyuncakla sevinen küçük bir çocuğa karşı hepimiz suçluyuz. Hepimiz diyorum çünkü o çocuk orada, o çocuk görüntülerde, o çocuk artık her yerde... Hani kalbimiz, hani gözlerimiz, hani insanlığımız... 
Görüntüler onun gölgesi oldu. Yattığında aklının, yaşarken kalbinin sızlayan yanının gölgesi... Okula giderken, bisiklete binerken, parkta oynarken, arkadaşlarıyla konuşurken, öğretmenin sorusuna yanıt verirken gölgesi...
Kim nereden istifa ettiriliyor ne olur yanıt verin... Bir adam bir partiden mi? Bir kadın kadınlıktan ve bir çocuk çocukluktan mı?
İşte bu yüzden bugün hepimiz içimize dönelim... Hepimiz kafamızı önümüze eğelim.... Hepimiz çocukluğumuza dönelim... Çocukluğumuzdaki derin izleri, keşkeleri düşünelim...Ve lütfen başka çocukların çocukluklarını bitirmeyelim ve lütfen çocukların yaşamasına izin verelim.... 

19 Mayıs 2011 Perşembe

SORU GÜNÜ

Sorularım var benim...
Bu soruların yanıtlarını da  insanların özel hayatlarından, kim hakkında ne dediklerinden daha çok merak ediyorum. Çünkü özel hayatları benim meselem değil ya da ne dedikleri.. Her ikisinin de muhattapları vardır, yoktur, çoktur beni ilgilendirmiyor. Benim derdim kafamdaki sorularla... Şimdi soruyorum...
- On kişiye ilişkin görüntü var deniyor, dördünü yayımladılar, altısını yayımlamadılar, üstelik bir başka partiye ilişkin de görüntüler olduğu iddiası var... Yani kabaca bir tahminde bulunalım, hadi 15 kişi olsun... Farklı partilerden 15 kişiyi kaç kişi takip eder? En az 15... Bu 15 kişiyi tespit etmek için muhtemelen aslında daha fazla insan takip edilmiştir, ama bu on beş kişi bu görüntüleri vermiştir. Peki 15 kişinin özel mekanlarına girip kameraları yerleştirmek için kaç kişiye ihtiyaç vardır. Biri kapıda bekler, diğeri içeri girer, biri yerleştirir hesabı yapılabilir. Bitmedi.... Dört kamera aynı anda kayıt da ise hangi bilgisayar ya da nasıl bir sistem aynı anda dört kameradan gelen görüntüleri hafızaya alabilir. O sistemin başında kaç kişi vardır? Yükleme sonra nasıl Portekiz ve Abd'den yapılabilir ?
Hadi diyelim ki, tüm bunları iki kişi yaptı, teknolojik anlamda mümkün mü ? Bu kadar yetenekli(!), organize (!) iki kişi var mıdır ?
Merak ettiğim sorular bunlar.... Yanıtları bir gün ortaya çıkar mı bilmiyorum... 
Şimdi gelelim işin bir diğer boyutuna...Görüntüleri ortaya çıkmayan ama, haklarındaki iddialar "pislik" başlığıyla verilen altı isim... Seversiniz, sevmezsiniz; doğru bulursunuz, bulmazsınız; bana ne dersiniz,demezsiniz. Ama hiç düşündünüz mü ne yapıyorlardır diye.Ben size birini söyleyeyim, ismini vermeyeceğim. Kendini evine kapattı. Sokağa çıkmıyor, çıkmıyor çünkü endişesi "ya biri dönüp bana bir laf söylerse, ben ne yaparım, kendimi tanıyorum yığılıp kalırım " diyor. Bir tek bu değil, aynı isim Lideri Devlet Bahçeli'nin dünkü konuşmasını da üzüntüyle karşılamış."Keşke istifamızı istesiydi, verir giderdik. Bu iddialar altından kalkabileceğim iddialar değil " ifadesini kullanıyor. Sanıyorum diğer beşi gibi o da kendini sorguluyor, tüm seçim masraflarını kendi cebinden karşıladığını, hırsızlık yapmadığını söylüyor. Sanıyorum her ne olursa olsun çok zor bir süreç.
Şimdi bir başka boyutu işin... Bazan tüm bu koşuşturma arasında, tüm son dakikalar, haberler , yapılan açıklamalar arasında nefes almaya çalışıyorum. O anlarda da kendi kendime "yahu biz ne konuşuyoruz " diye soruyorum. Biri bana Türkiye'nin sorunu yok mu ? dese, "kafayı mı yedin " yanıtını veriririm. Çünkü öyle büyük sorunları varki aslında, bazı anlar unutuyoruz belki ama bu ülkede sürekli insanlar ölüyor, savaş var ülkede, bir yanı yanıyor bu ülkenin.. Başka sorunları da var başka ülkelerde olmayan...Manyaklar çocukları öldürüyor, kadınlar şiddete uğruyor, eğitim sistemimiz sorunlu, aç gezen insanlar var, kapıda ekonomik kriz var -girer mi girmez mi bilemem ama - kapının önünde bekliyor...Peki bu kadar sorun arasında biz aslında neyi konuşuyoruz diye bazan bağırmak istiyorum... 

10 Mayıs 2011 Salı

NÖBET GÜNÜ

- Yatmıyor musun ?
- Yok canım sen git uyu...Ben nöbetçiyim bu gece
- Ne nöbeti, dalga mı geçiyorsun, saat sabahın üçü!
- Hani olur da internete yine bir siyasetçinin görüntüsünü koyarlar, hızlı müdahale edebilelim diye nöbet tutuyorum. Her akşam birimiz ayaktayız....

Bu diyalog bugün yarın gerçek olabilecek bir diyalog...
Bir btk yani bilgi teknolojileri kurumu çalışanı ile eşi arasında geçebilecek bir diyalog.
Şaka da değil gerçek...
Bu akşam bilgi teknolojileri ve iletişim kurumu başkanı, yöneticileri yemekte bizlerle biraraya geldi.
Aslına bakarsanız çok iyi oldu, doğrudan soru sormak, yanıtını almak ve akılda soru işareti kalmaması açısından  önemli bir toplantıydı.
Akşamın en bomba haberi yukarıdaki diyalogtu. Tabii o diyaloğu ben uydurdum ama nöbet sistemi doğru...
Güler misiniz , ağlar mısınız bilmem...
Son dönemde siyasete damgasını vuran, çok tartışılan siyasilerin nasıl ne şekilde çekildiği belli olmayan ve yine nasıl kim tarafından ne amaçla internete yüklendiği belli olmayan görüntüleri...
İşte o görüntülerin olası yeni versiyonları için , daha doğrusu olur da yine bir görüntü yine bir gece yarısı internete düşer ise diye kurum çareyi nöbet sisteminde bulmuş...
Zaten idari ve teknik personel 24 saat üzerinden çalışıyormuş, ama artık hukukçular da 24 saat nöbetleşe çalışacak. O gün nöbet kimdeyse ayakta ve telefonu açık olacak. BTK Başkanı seçime dönemine giderken böyle şeyler artabilir dedi... Bu uygulamaya neden ihtiyaç duyulduğunu bu sözlerle anlattı. Buradaki amaç hızla müdahele etmek. Kanuna göre katolog suçlarda kurum mahkeme kararını beklemeden resen harekete geçip, görüntüleri kaldırtabiliyor. Müstehcenlik de katalog suçlardan... Nöbet sistemindeki amaç da hızhı hareket etmek... Bulunan çare bu. Burada kurumu, hızlı hareket etmek için çabalamalarını eleştirmiyorum.

Ama Allah aşkına neler konuşuyoruz , neler yazıyoruz, ne önlemler almak zorunda kalıyoruz bir baksanıza...
Kaç ülkede ülkede seçime giderken insanlar böyle endişelere kapılır, böyle görüntüler izleyip, böyle tartışmalar yaşıyordur ?
İstisnasız hepimizin kimyası bozuldu...
Bence seçime kadar sadece btk'nın hukukçuları nöbet tutmasın... Hepimiz önümüzdeki bir ay boyunca  nöbet tutalım.  Aklımızı bekleyelim... Aklı başına gelen nöbeti bıraksın!

8 Mayıs 2011 Pazar

ANNELER GÜNÜ

 
Bunu kızın hazırlamış...
Bir de senin için yazmış...
“Canım annem seni çok özledim, seni çok seviyorum. “
Senin için yaptığı internet sitesindeki ilk yazısı bu...
O günden bugüne kim bilir kaç kere söyledi, kim bilir kaç kere isyan etti ölümüne, kim bilir ne çok yandı gözleri, kim bilir kaç gece belki rüyasına girersin diye heyecanla uyudu...
Bugün anneler günü.... Anneler günün kutlu olsun, ve oradaki bütün annelerin de anneler gününü de kutla bizim için.
Gözlerinin içi gülen güzel kadın;
Bizi merak etme... Eğer babamı görürsen oralarda ona da söyle,  o da  merak etmesin...
İyiyiz biz... Ama hepimizin bir tarafı eksik... Birimizin annesi, birimizin babası , birimizin hem annesi hem babası gitti...Yaşıyoruz işte.  Hani beylik laflar vardır ya “hayat böyle bir şey, unutur ve yaşar insan”... Evet yaşıyoruz, yemek yiyoruz, eğleniyoruz, aşık oluyoruz, çocuk doğuruyoruz, akıp gidiyor zaman , bazan biz bile şaşırıyoruz hayatın hızına...  Ara ara sizlerin gitmesiyle açılan sonra kabuk tutan yaralarımız sızlıyor, bazan – tıpkı bugün olduğu gibi – o yaralar kanıyor, canımız acıyor, isyan ediyoruz  yokluğunuza... Çünkü ne kadar büyüsek de biz, aslında hala sizlerin çocuklarıyız... Ve çocuklar sevilmek ister, çocuklar okşanmak ister, çocuklar güvende hissetmek ister...
Gözlerinin içi gülen güzel kadın;
Uzun zamandır hasrettik güneşe... Bu sabah güneşle uyandık... Ankara pırıl pırıl bir gün geçiriyor; tıpkı senin gözlerin gibi..Kızın senin yanında... Merak etme ve huzur içinde yat... Bir de babamı görürsen ona da dedi ki "senin kızın da senin yanında" , o da merak etmesin. 


NOT:Lale Atahan, anne, ev kadını, iş kadını , kadın...Türkiye'nin yetiştirdiği sayılı profesörlerden biriydi. Radyoloji ve onkonoloji alanında sayısız çalışmaya imza attı.
Başlıca ilgi alanları meme kanseri, jinekolojik kanserler, lenfomalar ve pediatrik tümörlerdi.
Dört yıl önce aniden, erkenden ve zamansız ayrıldı.
www.laleatahan.com/

6 Mayıs 2011 Cuma

Yeşil gözlü bu da benden olsun



Garip bir müzik garip bir gün garip bir ben daha...
Gözler  yanıyor.. Dün gece çıktı yangın gözlerimde... Bir kere daha aynı çukura düştüğümü anladım da.. Bir kere daha kale surlarını indirip, savunmasız kalarak ne büyük hatalar yaptığımı farkettiğimde; vakit çok geç olmuştu... 
Dün geceki yangındı... Sular aktı, şimdi yangın söndü, ama acı var... Kor halinde gözlerim, tıpkı içim gibi... Garip bir durgunluk, kara bir durgunluk... 
Hiçbir yaşam belirtisi yok, yeşillik yok, simsiyah , her yan yanmış, bir zamanlar son yeşillikler vardı.
Daha doğrusu toprakten yeni çıkmaya başlayan çiçekler.. Rengarenk çiçekler, doğan güneş.. Güneşe çevrilen çiçekler, güneşin tatlı sıcaklığını üzerinde hisseden renkler...
Çok uzun zaman almıştı, toprağın yeniden yeşermesi.. Ama yeşermişti işte.. Serin tatlı yağmurlar, mis gibi güneş etkili olmuştu yeni yeşillere,renkili çiçeklere.. 
Korka korka, yavaş yavaş açılmışlardı....Daha da büyüyeceklerdi, rüzgarlarda sallınacaklardı, serinleyeceklerdi yağmurlarda, sevişeceklerdi güneşin ışıklarıyla... 
Yine olmadı işte.. Bir kere daha çıktı yangın.. Kundakcı farklı, yangın aynı, yer aynı.. Yanan aynı....

ASLINDA "ÇOCUK GÜNÜ" İDİ!!!


Aslında çocuk günüydü. Çünkü o gün 23 Nisan''dı. Bilmem hatırlar mısınız?  Atatürk'ün bu ülkenin -adı ne olursa olsun- tüm çocuklarına  armağan ettiği gündü.Hani hepinizin, hepimizin çocukluğunda "bugün 23 nisan neşe doluyor insan " diye şarkı söylediği gün... Çocuk bayramı... Bunlar Mardin'in Kızıltepe ilçesinde çocuk bayramında çocuklara şeker vermek yerine  havai fişek ile saldırma anlarının görüntüsü... İnsanı dehşete düşüren, sessiz ama derin çığlıklar attıran, boğan, paramparça eden, kalbini kanatan "çocuk bayramı" nın görüntüsü... 
Ve ne acıki okulun adı da 23 Nisan ilköğretim okulu... Evet burası bir ilköğretim okulu yani  7-12 yaş arasındaki çocukların okulu... Normalde 1644 öğrencisi var bu okulun...O sabah 9.20'de 200 civarında öğrenci var okulda, çok az sayıda da veli gelmiş. 23 Nisan ya, küçük bir tören yapılacak okulda. Bir öğrenci çıkacak şiir okuyacak, bir öğrenci çıkacak şarkı söyleyecek. Hazırlık yapıyorlarmış. Okul müdürünün bana telefonda "ne yazıkki bizim için artık sıradan bir olay " dediği, olaylar da işte tam da o anda oluyor. Kepenk kapatma eylemine uymayan bir marketi yağmalayan göstericiler  küçük çocuklara havai fişekle saldırıyorlar.
Çocuklar koşuyor
Çocuklar korkuyor,
Çocuklar bağırıyor,
Çocuklar ağlıyor,
Çocuklar korkudan hareket edemiyor, okul müdürü dışarıda kalanları alıyor, biri düşüyor
Yine ağlıyorlar,
Yine bağırıyorlar
Yine koşuyorlar
Bir anne bayılıyor... Aslında çocuk bayramında çocuğunun okuyacağı şiiri dinlemeye gelmişti. Şiir yok, havai fişek var, bayram yok saldırı var. Kadın yerde...Çocuğu diğer çocuklarla korku ülkesinde.
Korku ülkesinde korku okulunun müdürü diyorki "Ne yazık ki bizim için sıradan bir durum haline geldi. Her gün böyle olaylar var"... 
Böyle sıradanlığa siz isyan etmiyor musunuz ?
Peki o andan sonra olanları öğrenmek ister misiniz ?
7-12 yaş arasındaki küçük çocukların korkusu sürüyor. Bazıları okula gitmek istemiyor.
Bazı öğretmenler başka illere tayinini istiyor.
Ve çocuk bayramı olmayan bu çocukların, çocuklarımızın yıl sonu gösterisi de yok. Aslında hazırlık yapıyorlardı, tiyatro, dans, müzik gibi etkinliklerini sergileyeceklerdi. Ama sergileyemeyecekler çünkü yıl sonu gösterileri de iptal edildi. Bilmem nedenini söylemeye gerek var mı ? Ve bilmem başka da söylenecek söz kaldı mı ?Mardin'in Kızıltepe çocukları umarım büyümeden 23 Nisan'ı çocuk gibi kutlayabilirsiniz.

5 Mayıs 2011 Perşembe

UÇURUMUN BÜYÜDÜĞÜ GÜN


Sokak .... Arabalar geçiyor, ortalık cıvıl cıvıl , mağazalar açık, insanlar yürüyor; kimi işine gidiyor, kimi arkadaşına , kimi alış veriş yapıyor kimi boş boş dolaşıyor...Hayatın aktığı sıradan , normal bir sokak.
Aynı ülkede bir başka sokak... Yangın yeri... Yüzleri kapalı insanlar, kepenk indirmiş dükkanlar  intikam sloganları, yanan lastikler, havada uçuşan taşlar, silah sesleri, gaz, çığlık, öfke, her yerde kan kokusu...
İkisi de aynı ülkenin sokakları, o sokakları aynı ülkenin insanları dolduruyor ama sadece görüntülerin bile arasında derin mi derin bir uçurum var. O uçurum derin zıtlığın, derin “yeter çığlığı”nın uçurumu. Uçurumun bir yanında Ankara, İstanbul, Konya var; diğer yanında Hakkari, Diyarbakır, Şırnak var.
Oturdum , dakikalarca görüntüleri izledim... Bizim ham dediğimiz, kameraların kaydettiği dokunulmamış , saatler süren görüntüleri... Saatler süren acının, öfkenin  görüntüleri ....Sonra  arkama döndüm, arkamda kocaman camlar var, Ankara’nın en büyük caddelerinden birine bakan... Döndüm arkama bir o büyük caddeye , o caddedeki hayata baktım; bir de bilgisayar ekranımdaki caddelere sokaklara baktım.  Derin uçurum oluştu ekranla cam arasında ... İnsanın içini acıtan, insanı paramparça eden, insana “aynı ülkenin nasıl birbirine bu kadar zıt iki ayrı görüntüsü olur” sorusunu sorduran derin uçurum....
Uçurum gün geçtikte büyüyor mu yoksa ben mi yanılıyorum...  Her öfke her ölümle sanki daha da derinleşiyor.  Üstelik mecazi anlamda da derinleşiyor.  Sanki o derinleşme birilerinin de işine geliyor, bu yüzden o birileri de öfke yaratıyor, ölüm yaratıyor... Derin uçurum, derin yapıları, o yapılara hizmet eden insanları yaratıyor. İnsanlar da derin uçurumu... Bir sarmaldır gidiyor, durmuyor.
İşte uçurumun biraz daha büyüdüğü dün,,, aslında  tuhaf bir gündü. Uçurumun bir yanında cenazeler vardı, genç cenazeler.... Genç yaşta öldüler... Kenan 1980 doğumlu, Serhat ve Şehmuz 1992 doğumlu ,Hakan 1991 doğumlu... Onlar genç yaşta öldüler... Bu ülkenin çocukları ,onları da bu ülkenin anaları doğurdu. Ama bu ülkede başka analar da doğurdukları çocuklarını, bu ülke uğruna şehit verdiler... İşte uçurum bu... İçinde yaman çelişki barındıran, elleri ,yürekleri kanatan o derin uçurum.  7 genç insanın cenazesinde öncesinde, sonrasında oluştu o görüntüler.  Yine hayata indirilmiş kepenkler, yine  yüzlerini örtülerle saklayan insanlar, ağlayan kadınlar, taş atan çocuklar, öfkeli kalabalıklar, o kalabalıklardan çıkan intikam çığlıkları.. Görüntüleri  izlerken dondum kaldım, gözlere, ellere, dillere yansıyan o büyük öfkeyi gördükçe  daha da soğudu etraf....Bu arada terör örgütünün açıklaması düştü ekrana... Örgüt, eylemsizlik sürecine dikkat çeken açıklamasında grubun  15 Haziran’a kadar uzatılan sürecin gereklerinin yerine getirmek amacıyla yerleşim yerlerinden uzakta olmasına rağmen saldırıya uğradığını ileri sürüyordu ve  “fiili çatışmasızlık duruşuna yönelik gerçekleştirilen bu saldırı Türk devletinin tasfiye konseptinin görülmesi açısından oldukça önemlidir. Yiten sadece 7 can, 7 yiğit Kürt evladı değil, aynı zamanda Kürdistan’da barışçıl, demokratik çözüm umutlarının yitmesidir de” diyordu. Soru işaretleri havada uçuşurken bir başka dağdan bir başka son dakika haberi düştü o derin uçuruma...  Uçurumun öbür yanında Ankara’nın yanı başında Ilgaz’da , o en başta söylediğim hayatın normal aktığı bir yerde, terör konuştu. Aslında Başbakan vardı... Belli ki teröristler ellerinde silahla başbakan konuşurken oralarda bir yerlerdelerdi. Başbakan ayrıldı, 45 dakika sonra silah sesleri duyuldu... Bu kez bir polis öldü... Altı yaşındaki Burak babasız kaldı. Burak’ın isyanını, neden sorusunu kim yanıtlayacak şimdi ?  Yine gözyaşı, yine öfke oluştu... Acı yine o derin uçuruma aktı.
Dün tuhaf ve acı bir gündü. Geriye bir sürü soru işareti kaldı. Ama tüm bunları düşününce tartışmalar, soru işaretleri de derin uçuruma düştü... Uçurumdan acı yükseliyor, bir de “yeter artık “ çığlığı.. Dün hepimize, sağır kulakların açıldığı bir gün getirsin...

3 Mayıs 2011 Salı

PAPER AEROPLANE

Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane -

YILLAR ÖNCE BİR GÜN

Tam da beyaz uçuşan etekleri olan kız çocuğu , zıplarken...
Parlak beyaz elbise, uzun saçlar...
Tazelik...
Hava da taze.. Tıpkı onun ruhu gibi..
Uzun yükselen ağaçlar arasından , kocaman gülümseyen güneş...
Garip bir parlaklık, çilek tadında..
O kadar tatlı,
biraz da dondurma...
Bir donukluk var çünkü..
Uzun saçlı uçuşan elbiseli kız zıplıyor...
O zıpladıkça dünya da bir iniyor bir çıkıyor...
Herkes gökyüzüne bir yaklaşıyor, bir uzaklaşıyor gökyüzünden..
Garip bir sarhoşluk, adı çocukluk...
Sadece zıplamak çünkü çocuk zıplayınca dünya da zıplar, çocuğa öyle gelir ve bu doğrudur..
Ben o çocuk muyum, değil miyim;  ona bakan bir sincap mıyım değil miyim , yoksa benimkisi çocukluğa duyulan  özlem mi değil mi, peki ya bu  çok önemli mi değil mi , bu böyle uzar gider ya da burada noktalanır...
O zıpladıkça bir öyle bir böyle bir öyle bir böyle o ritm o donuk çilek tadındaki parlaklık bir iner bir kalkar dünya ile birlikte.. Dakikalar sonra sıcaklık.... Sıcaklık basar dünyayı, sıcaklık basar ... Ve çocuk bırakır kendini çimenlere... Aklında giden gelen dünya, çilekli dondurma, bir de ilk aşkı vardır, o sırada onu düşünen, ... Ve her ikisi de düşünür aşkın ne olduğunu bilemeden...Çok da bilmeye gerek yok en çocuk haliyle aşk zıplamaktır, aşk hissedilen sıcaklıktır, güneştir, zıplayan dünyadır, uçan kağıttan bir uçaktır, yazılan bir mektup, yanyana el ele çizilen iki çöp insandır. 
Kız yatar çimenlerin üzerinde, güneş bu sefer yüzündedir... Küçücük burnunda.. küçükçük ağzında.. Gözler kapalı.. Sadece birkaç saniye yatar çünkü dayanamaz çocuklar dakikalara... Saniyeler sürer güneşin şefkatine açlık ve o açlığa doyma..
Tepede dondurmalı çilek, dünya yine gelip gidiyor.Yine bir iner, bir kalkar dünya... Salıncak, aşağıdan yukarıya...
En masum halidir aşkın...Kağıttan bir uçaktır, sadece elini tutup oyun oynamaya gitmektir.. Ve o ilk aşk hiç unutulmayan aşktır...Üstelik üzerinden yıllar geçince hep masum bir tebessümle hatırlanan tek aşktır.
İlk aşkınızı hatırlamanız ve gülümseminiz dileğiyle...