22 Ağustos 2012 Çarşamba

BÜYÜYEMEZ Kİ ÖLÜ ÇOCUKLAR!!!!




Onlar çocuk!

Tüm yaşamın en saf hali onlar...

Yürümeyi, konuşmayı, ayakta durmayı öğreniyorlar.

Ellerini açıp kapatıp "gel gel" yapıyorlar.

Onlar çocuk!

Sesinizi yükselttiğinizde, suratları buruşuyor, gözleri doluyor.

Sevdiğinizde, gülümsediğinizde dünyalar onların oluyor.

Onlar çocuk!

Bİr bedende 9 ay taşınıyorlar, konuşana kadar kolu ağrısa söyleyemiyorlar.

Ağrısını söylemeyecek kadar acizler yani.

Konuşmaya başlayınca "bebekçe " konuşuyorlar.

Sonra dünyaları oyun oluyor, OYUN!

Arabalar, bebekler, filmler, el çırpma, zıplama, seksek, evcilik!

Hatırlıyor musunuz ?

Onlar ÇOCUK!

Para bilmez, terör bilmez, kürt sorunu bilmez, PKK bilmez, Suriye bilmez , yaşadığı şehirin adını bilmeyebilir!

Onlar ÇOCUK!

1 Yaşında

3 Yaşında

11 Yaşında

13 Yaşında

Onlar ÇOCUKTU...

Artık ölü çocuklar

Biri hiç konuşmayacak

Diğeri hiç okula başlamayacak

Öbürü hiç ergen olamayacak

Sonuncu hiç genç olamayacak

Hiç büyüyemeyecekler

Büyümez ki ölü çocuklar!

6 Temmuz 2012 Cuma

4 KURŞUN


Öldüreceksiniz, çok sevmeyin bizi…
Öldüreceksiniz, kıskanmayın bizi.
Öldüreceksiniz, girmeyin hayatlarımıza…
Girecek kadar cesaretiniz var ise, efendice gidebilecek, ya da sizden gidildiğinde sükûnetle kabul edecek kadar yüreğiniz olsun.
Unutmayın ilişkilerde ceza kesilmez.
Ağır da gelse yaşananlar karşılığı küfür, dayak, öldürmek olmaz.
Bu ne kin, bu ne öfke, bu nasıl insanlık?
Bilek gücüyle mi erkek olunuyor?
Namusun bekçisi “erkek” tir diye gökyüzünde mi yazıyor?
“Ya benimsin ya toprağın “ mı bakış açınız?
Bunun bir hastalık olduğunun farkında mısınız ?
Sizi de bir kadının doğurduğunu, büyüttüğünü hatırlıyor musunuz ?
Bir insanın yıllarca aynı yatakta yattığı, her şeyini paylaştığı insandan korkmasının, kaçmasının, ondan korunmak zorunda kalmasının aslında ne büyük bir trajedi olduğunun farkında mısınız ?
Devletin karınızı, eski karınızı ya da sevgilinizi size karşı korumak zorunda kalması ya da korumaya çalışması , ne acı anlayabiliyor musunuz ?
Daha büyük trajediyi biliyor musunuz ?
Ölüm korkusuyla devlete sığınan kadını koruyacak polisin de kendi karısını öldürme ihtimalini?
Nereden çıktı şimdi bunlar demeyin…
Zaman zaman haber bültenlerinde ilk haber oluyor, zaman zaman gazetelerin manşeti… Sonra araya başka haberler giriyor, gündem değişiyor. Gözümüze ikinci ya da üçüncü sayfalarda şöyle bir takılıyor. Ama bugün Ankara’dan gelen haber kanımı dondurdu. Dondurdu çünkü bir komiser karısını öldürdü.
25 Yaşındaki genç kadın –ki o da polisti- boşanmak istedi,  komiser eşi onu Ankara’da servis beklerken yakaladı..."Boşanma davasını geri çek yoksa öldürürüm" dedi...Genç kadından “hayır “ yanıtını alınca da 4 el ateş etti...Sonra da kendi kafasına da bir el ateş ederek intihar etti...
Devlet genç polisi koruyamadı, koruma talebi kabul edildi ama koruma tahsis edilemedi ve bir kadın daha öldü, öldürüldü.
Neyi konuşacağız?
“Komiser Bey kocam beni dövdü” diye bir gün kapısını çalma ihtimaliniz olan komiserin karısını dört kurşunla öldürdüğünü mü?
Kadınların koca dayağıyla sakat kaldığını, koca kurşunuyla öldüğünü mü?
Şiddetin bir hastalık olup olmadığını mı ?
Bu hastalıklı noktaya nasıl ne zaman gelindiğini mi ?
“Ya benimsin ya toprağın” zihniyetini mi ?
Devletin alması gereken önlemleri mi ?
Hiçbirini konuşmayacağım ben. Erkeklere, polis de, öğretmen de , doktor da olsa erkeklere  de tavsiyem, sakin ve sağlıklı  bir zamanlarında aynanın karşısına geçip susmaları… Susarken babalarının annelerini, kız kardeşlerinin kocalarının kız kardeşlerini hatta ve hatta damatlarının kendi kızlarını öldürdüğünü düşünmeleri. Ne hissedeceklerinin yanıtını aynadan kendilerine vermeleri,  yüzlerinde hafif bir tebessüm görmeleri durumunda da kapsamlı bir “ruh sağlığı “ kontrolünden geçmeleri ….

1 Haziran 2012 Cuma

İSTEMEK VE HAZIR OLMAK….


Ben bir anneyim…
38 Yaşında çalışan bir anne…
Hayatımın en güzel ama bir o kadar da endişeli günleri o dokuz aya ait olanlardı…
İçimde onu hissetmeye başladığım an itibariyle korkar oldum… Ona bir zarar gelme ihtimalinden, ölme ihtimalinden, ölmem ihtimalinden, hastalık ihtimalinden korkar oldum…
Çoğu kadın gibi duygusal bir yağmur bulutuna dönüştüm… Reklamlarda bile ağlar oldum…
Elim sık sık karnıma gitti, kollarım görünmez olup içime girdi sürekli kucakladım onu, her anım güzel hayallerle  doldu, o hayalleri bile “bir şey olur korkusuyla saklar” oldum, o korkuyla da yine ağlar oldum…
9 ay….
Her kadının farklı ya da benzer özel 9 ay öyküleri vardır…
O dokuz ay öykülerini dinleyerek anne olunmaz, kendini yerine koymaya çalışarak da, “sperm verdim, benim de çocuğum “ diyerek de o hormon patlamasıyla, Allah ve ölüm korkusunun en üst seviyeye ulaştığı, yaşamak arzusunun ve heyecanının patlama yaptığı “Annelik “ kavramı anlaşılmaz…
O 9 ay hem mucizedir, hem çok güzeldir, hem de zordur…
Unutmayın her kadın aynı değildir, her kadın aynı koşullarda yaşamaz, aynı koşullarda anne olmaz…
Hemen her kadın hormonu ve doğası gereği bir gün gelir doğurmak ister…
O istediği an, o bebeğe bakabileceği andır… Kadın anne olmaya hazırdır…
Hazır olmak, istemek çok önemlidir…
Ben “isteyerek” anne oldum…
Kendimi hazır hissettim.
Hep hazır değildim, ondan önceki yıllarda bir çocuğun “sorumluluğunu” alamayacağını düşünüyordum, evliliğimin oturmadığını, yapamayacağımı, kariyerimi geride bırakacağımı…
O kadar hazır değildim ki, o yıllarda korunmama rağmen hamile kaldım… Dünya başıma yıkıldı, çoğu kadın gibi istemekle istememek , hazır olmakla olmamak, vicdan ile ben arasında kalıp depresyona girdim… Bakamayacaktım… O bebek olmadı, doğmadı,  bizim olmadı… Kendi isteğimle kürtaj oldum…
Bana da eski eşime de ders oldu, “korunma yöntemleri” nin istisnasız uygulanması konusunda…. Yıllar geçti, “hazırım” dedim, istedim…. Anne oldum… O isteğin ama özellikle de hazır olmanın ne kadar önemli olduğunu da bizzat yaşadım…
Eğer bir kadın hazır ise ve istiyorsa ; en kötü günleri de geçirse o 9 ayda, sağlıklı ve mutlu bir bebek dünyaya getirebilir o 9 ayda…
Eğer bir kadın hazırsa ve istiyorsa ;  kocaman karnıyla dört kat merdiveni elinde altı poşetle ya da sırtında halıyla çıkar…
Eğer bir kadın hazırsa ve istiyorsa ; hayatında fırtınalar koparken karnındaki sakin limana  saklanıp, huzur bulabilir….
Eğer bir kadın hazırsa ve istiyorsa; tek başına doktora gider, doğumdan bir gece önce tek başına dua eder, doğurur, bakar, büyütür, mutlu eder, mutlu olur…
Bırakın kadınlar hazır olduklarında ve istediklerinde doğursun…
Hazır olduklarında ve istediklerinde doğursunlar ki, sağlıklı ve mutlu bir nesil yetişsin…
Şimdi geçmişe dönüp baktığımda iyi ki hazır olduğumda doğurmuşum diyorum…
Şimdi bugünkü “erkekler “ arasındaki tartışmaya baktığımda ise, “9 ay taşıyan biziz, doğuran biziz, kararı bize bırakın, tabii ki her ülkede olduğu gibi kuralları olmalı kürtajın buna hiç itirazım yok , ama kürtajdan daha çok keşke doğum kontrolünü, cinsel eğitimi konuşabilsek “ diyorum…

24 Mayıs 2012 Perşembe

AMAN ÇOCUK!

Sevgili olası çocuk;
Şırnak'ın bir köyünde doğarsan hayat, ülke, Türk-Kürt şartları neticesinde kaçakçı olma ihtimalin  kuvvetli...
Kuzey Anadolu'da bir köyde  doğarsan, mis gibi ıhlamur kokusuyla başlayabilirsin hayata, hatta ıhlamur ağacı yetiştiricisi bile olabilirsin....
Ordu'nun bir köyünde doğarsan bu şartlardan çok kaçakçılığı tercih etmek için kendi şartların  devreye girer... Üstelik Ordu'dan  büyük adam çıkma şansın daha fazla... İşadamı da olabilirsin, bakan da, hatta içişleri bakanı da...
Ankara'ya da doğabilirsin, Diyarbakır'a da...
Mardin'de de doğabilirsin, İzmir'de de...
Aslında hepsi aynı ülkenin toprakları da, aynı koşullarda gelecek vaat edemiyor o topraklar, daha da acısı aynı koşullarda yaşam da vaat etmiyor, ölüm de...
Doğduğun toprağa göre hayata 1-0 yenik başlayabilirsin, topraktaki koşullar bunu 2-0'a  çıkarabilir, 0-0'lı karşılaşmalarımız da  var... Ama konumuz 0-0'lar değil; toprağa bağlı  1-0'lı başlangıçlar...
Seçebilirsen seç çocuk!
Doğduğun toprak ölümü hakkedip etmediğini belirleyebilir ya da en büyük etken olabilir.
Şırnak'ı seçersen, 1-0 yenik başlayabilirsin, bir baltaya sap olamayabilirsin, aç kalabilirsin, kaçakçı olursun.
Yenik olursun, ezik olursun, yoldan çıkıp terörist olursun, "olmam" deme, figüran olursun;  "yardım etmem" deme "çoğu öyle,  bu da gündüz köyde. gece dağda , yardımcı "yaftasını yersin; "hayır " diye bağırma duyan olmaz, katırı sürüklemek için de uğraşma potansiyel silah taşıyan katırı sürükleme!
İtiraz etme, bağırma duyulmaz o topraklarda... O topraklarda bomba sesi duyulur!
Seçebilirsen seç çocuk!
Doğacağın toprağı seç çocuk, bir bomba ile ölürsen, peşinen suçlu ilan edilme riskin var bazı topraklarda çocuk!
Bazı topraklarda kaçakçı olursan, "yanlışlıkla" bombalanırsan ; "ölmese yargılanacaktı " olursun. Ölmek mi yoksa yargılanmak mı ikilemini yaşama çocuk!
Ölürsen "yanlışlıkla "  bombalama sonucu, özür de bekleme çocuk, dedik ya zaten ölmesen yargılanacaktın....
Anladın mı çocuk?
Bazı topraklara doğmak risk almak demektir... O riski alma çocuk. Sen iyisi mi bir ıhlamur ağacı altında risksiz bir hayat sür çocuk


Not: Bazen olasılıklar üzerinden yaşarız... Yazıyı okurken henüz tamamlanmamış bir soruşturma olduğunu ve 34 kişinin de "terör örgütüne yardım ve yataklık" ettiği konusunda kesin bir bulgu olmadığını gözönünde bulundurmanız dileğiyle...

24 Nisan 2012 Salı

23 NİSAN

Ben mi küçüktüm yoksa gerçekten güzel miydi dünya?

Ankara’nın sokaklarında renkli kıyafetlerimizle yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Yanımızda evlerimizde ağırladığımız Fransız çocukları vardı.  Heyecanlıydık, zaten her anında heyecanlıydık, onları havaalanından okula getiren otobüs kapının önünde durduğunda ve onlar  bahçeye girdiğinde aklımızdaki ilk soru “acaba hangisi bizim evde kalacak çocuk ?” idi. Tanışmak, yabancı dili doğru konuşmak, eve gitmek, ona evimizde en değer verdiğimiz odayı “kendi odamızı “ göstermek ve oraya yerleştirmek, karşılıklı fotoğraflar göstermek, Ankara’da gezdirmek, komşuların kapıyı çalıp yabancı misafirimize Türk lezzetlerini ikram etmesi, ertesi gün Türk ve Fransız çocukların provaları, gün boyu eğlenceleri, akşam ya da öğle yemekleri, oyunlar ve gösteriler… Ankara caddelerinde r yürüyüş yapılıyordu, tüm yabancı çocuklar ve onları konuk eden çocuklar; ara ara durulup herkes rengarenk kıyafetleri içinden, birbirinden farklı müziklerle danslarını sergiliyordu, sonra daha büyük gösteri 23 Nisan günü stüdyoda yapılıyordu, TRT’den canlı veriliyordu. O salonda misafir edilen öğrenci ile olmak da, ekranın başında birbirinden farklı dansları, gösterileri izlemek de heyecan vericiydi. Akşamları fener alayı olurdu, anneannem bizden daha çok hevesliydi, her 23 Nisan ellerimizden tutar fener alayına götürürdü bizi. Ben çocuktum, çocukluğumun güzel  rengiydi 23 Nisan…

Ben mi küçüktüm yoksa gerçekten güzel miydi dünya , bilmiyorum. Diyeceksiniz ki, yabancı çocuklar şimdi sadece Ankara’ya değil, Türkiye’nin diğer şehirlerine de geliyor, geliyor gelmesine de biz onları ne kadar görüyoruz? O heyecanı ne kadar yaşıyoruz ?Çocuklar ne kadar yaşıyor ? Aslında çocuk bayramı, çocuklara armağan edilmiş, ama bir türlü çocukları göremiyoruz yollarda, bir türlü festival havasına sokamıyoruz şehirlerimizi. Sokamadığımız için, kendi çocukluklarımızı unuttuğumuz için, çocuk yanlarımızı karanlık bir odaya hapsettiğimiz için 23 Nisan’larda çocukların bayramını çalıyoruz.  Cümle ezberletip çocukları koltuklara oturtuyoruz, oturulan tüm koltuklarda amaç “mesaj vermek “. Çocuklar da mesaj veriyor, çocuklar üzerinden büyükler de. Hatta büyükler gün boyu mesaj veriyor,  Anıtkabir’e ve TBMM’deki resepsiyona gitmek de mesaj , gitmemek de…Gün boyu konuşuyorlar, gün boyu tartışıyorlar üstelik sadece “egemenlik ya da ulusal egemenlik” de konuşulmuyor, 23 Nisan “gündemdeki tartışmalar “ bayramına dönüyor. Yetmiyor akşamı da büyükler çalıyor, devam ediyorlar konuşmaya, konuşmasalar bile varlıkları ya da yoklukları olay oluyor. En acısı tüm bu olup bitenleri  çocuklar anlamıyor… Sabah bir heyecanla “bugün bayram” diye uyandıkları bir günde içlerinden sadece şanslı olanları (!) televizyon programlarına katılıyor, ezberledikleri cümlelerle makamlara oturuyor, kendi illerinde ise başka ülkelerden gelen çocukları konuk ediyor… Geri kalanı okuldaki – çocukların çoğunluğu için izlemeye dayalı – törenlerin ardından ya evin bahçesine çıkıyor, ya alış veriş merkezlerine gidiyor, ya da evinde oyuncaklarıyla oynuyor…

Belki bir gün büyüdüklerinde sorarlar “bayramımızı kim çaldı ?” diye. Bayramları çalındıktan sonra yapılacak açıklamaların da çok bir anlamı kalmıyor aslında, “normalleşmeye çalışıyorduk her açıdan mesaj vermemiz gerekiyordu ” gerekçesinin çok anlamlı olacağını düşünmüyorum. Yıllardır 364 günde  normalleşemiyoruz da 1 günde mi normalleşeceğiz Allah aşkına?   

21 Mart 2012 Çarşamba

BU BAHAR...

Bahar gelince güneş açar, güneşle birlikte çiçekler açar, her ikisi ile birlikte insanların gönülleri açar… Mutluluk hissi yayılır, mis gibi bir havaya umutlar karışır…Nehirler çağlar, yeni taze suları ile , yeni umutlar taşır taze sularıyla…Normalde…
Anormalde bahar gelince bomba patlar, sarı sokaklarda insanlar birbirini taşlar, vurur, öldürür, kan akar, bunlarla birlikte kan kokusu yayılır, hava kan kokar, ölüm kokar,  ölüm her güzelliği kara renge çevirir, yanında acı getirir, öfke getirir… Zaten orada , gönüllerde öfke ve acı vardır , her yeni öfke, her yeni acı yıllardır devam eden  öfke nehirine akar… O nehir de çağlar, kanlı sularında daha çok öfke, daha çok acı, daha çok intikam ile… Öfke nehiri bizim ülkemizin tam ortasından geçer, hatta şehirlerimizin, mahallelerimizin bazen de… Öfkesi hepimizedir aslında, derdi ikiye mi bölmektir bilinmez, bilinen her baharda o nehirin daha da büyüdüğüdür. Oysa nehirin her iki yanındaki topraklara da bahar aynı anda gelir.  O toprakların geçimsiz çocukları aynı topraklarda doğarlar, aynı sudan içerler, aynı ekmeği bölüşürler, aynı baharı yaşarlar ağaçlardaki aynı çiçeklere bakıp hayal kurup, aynı bahar meyvesini yerler , aynı toprağa gömülürler ama tüm bunlara rağmen birbirlerini öldürürler…
Normalde bahar kutlamadır, anormalde bahar yastır…
Normalde bahar umuttur, anormalde bahar umutsuzluktur…
Normalde bahar uzanan eldir, anormalde ağızdan çıkan tehdit, silahtan fırlayan mermidir.
Normalde hayattır bahar, anormalde ölümdür bahar…
Biz hayatı değil, ölümü yaşıyoruz baharda….
Bir yıl daha az ölüm, bir yıl daha çok ölüm… Bir yıl ateş üzerinden atlayanın sadece ayağı yanıyor, diğer yıl bedeni, kalbi, canı yanıyor…
Bu baharda ölümü yaşıyoruz… Sarı topraklar havada uçuyor, mermi değiyor, kan değiyor, ölüm değiyor… Üstelik kimse bu baharda umut vermiyor, aksine korkutuyor söylenen sözler, bahar yazı müjdelemiyor, bahar daha çok ölüme işaret ediyor. Biri çıkıyor "Onların sistemini reddediyoruz, askere gitmeyi, Türkçe konuşmayı, vergi vermeyi artık sonlandırmalıyız" diyor. Arkasından başka bir açıklama geliyor "savaşı en yüksek düzeyde yürüteceğiz " diyor… Sonra bir başkası "Türk turizmini hedef alacağız " diyor…
İnsanın kanı donuyor, "neden bu öfke?"  sorusu geliyor oturuyor bahar dalına, kırmızı kan çiçeklerinin arasına….
Öfke öfkeyi doğuruyor, karanlık bir sarmal gibi acı veren doğum döngüsü bir türlü durmuyor. Kan çiçeklerinin arasındaki soru orada asılıyken, ard arda ölüm haberleri geliyor, ölüm dağında aynı toprağın insanları yine birbirlerini vuruyor, yine birbirlerini öldürüyor… Bahar  hayatı müjdelemiyor kanlı topraklarda… Bahar küsmüş kanlı topraklara… 1984'den, Mart 2009'a kadar 41 bin 828 insanın kanı aktı bu topraklara… Mart 2009 yani umutlandığımız son bahara kadar belki de… O son baharda "güzel şeyler olacak " denilmişti, o yılın "fırsat yılı " olduğu söylenmişti… Üzerinden tam üç bahar geçti, o fırsatı kimse değerlendiremedi, değerlendirmek istemedi, atılan adımlar karşılık bulmadı, o oldu, bu oldu, birileri o kanın gerçekten durmasını istemedi , sonunda  daha çok umutsuzluk sardı toprakları, öfke nehiri daha çok büyüdü, daha çok kan aktı, korku büyüdü. Öyle bir korku ki, ölüm korkusu,  en çok da çocuğunu kaybetme korkusu…. Çünkü topraklardaki kan en çok genç bedenlerin kanı, en çok genç cesetler gömüldü bu topraklara, genç ruhlar öfke nehirinin üzerinde nöbette  belki de… Bu yüzden en çok anneler korkuyor, nehirin bu  tarafında da , öbür tarafında da doğurmuş olsa da analar her baharda  çocuklarını kaybetme korkusu yaşıyor…  Belki de o korku, çocuğunu kurtarma iç güdüsüyle tokat olup iniyor bir yüze, belkide bu baharda hepimizin yüzüne…

14 Mart 2012 Çarşamba

YARADAN VİCDAN AKIYOR ANNELİK AKIYOR BUGÜN..

Nedim Şener: Önemli olan şu; vicdan… Biz insanız…. İnsanı çürütmek üzere her şey…


Bir mavi etekteki üç düğme…
Bir sütyendeki demir balenler…
Kazınır mı insan beynine ?
İnsan bir gün üç metal düğme nedeniyle  ağlar mı ?
Kendini demirli sütyen nedeniyle aşağılanmış hisseder mi ?
İnsan üç metal düğmeden nefret edebilir mi ?
Üç düğme   ile sütyen demiri insana acıyı, öfkeyi , özlemi , isyanı hatırlatabilir mi ?
Üç düğme dibi görünmeyen siyah bir kuyudan aşağı düşer, düşerken de kocaman “acı demir atıklara “ dönüşür mü , yere düştüğünde “kocaman, sessiz, isyan çığlığı “ çıkarır mı ?
Ve o demir atıklar, yıllar aksa da kabus olmayı sürdürür, sürdürebilir mi insana ?
Üç demir düğme bir anneyi isyan ettirir mi ?
Sütyenin demirleri bir adamı ağlatır mı ?
Gözler önünde soyulur mu insanlar?
O metaller içimizde  keskin bıçağa dönüp kalplerimize, beyinlerimize saplanmaz mı ?
O yaradan kan yerine vicdan, insanlık akmaz mı ?
Vicdanımız , insanlığımız akmaz mı?
Vicdan kaybından girmez miyiz komaya?
Bir eteğin üzerindeki üç düğme, bir sütyenin içindeki balenler…
Bir çocukta ve bir genç kızda ne yaralar açabilir ?

“Bir çocuk ve  üç düğmeli bir mavi etek” ile” bir genç kız- balenli sütyenin”  acı hikayesi aktı ekranlardan içimize bugün… Akarken hepimizin “demirden  ağır acı atık metalleri “ oldu, beynimize düşen… Metallerimiz cezaevinden içeri babamızı görmek için girdiğimizde ötmedi, bizim metallerimiz kendi vicdanlarımızda öttü bugün… Öyle bir öttü ki, “insanlık alarmını “ susturmak için hesaplaşmak zorunda kaldık kendimizle.
Bugün sadece “insan”ım
Bugün sadece “anne”yim.. Tam da metal acısıyla hesaplaşırken  aynı anda aynada “üşüyen, çocuğunu göremeyen, küçücük kadınla”  karşılaşan anneyim. Göz göze gelince gülmedi bu kez, zaten gözleri çocuğunu arıyordu. Bir damla gözyaşı aktı, küçük kadın  aynadan bu tarafa geçemeden, o  damla aynayı parçaladı. Onlarca parçaya ayrıldı ayna, ayna kırıkları onlarca hayal kırıklığına dönüştü, küçücük kadının bu tarafa geçememesinin, çocuğunun elinden tutup yolda yürüyememesinin hayal kırıklıklarına dönüştü… Kırık parçalar sıçradı aynadan hepimizin üstüne… Sağımız solumuz kesildi yine… Yaradan “annelik” akıyor, yaradan “kadınlık” akıyor, yaradan “vicdan “ akıyor işte…

9 Mart 2012 Cuma

YÜZÜNÜ GÖSTERMEYEN KADINLAR….

Yüzlerini göstermiyorlar, gösteremiyorlar…
Yaşanmışlıkların derin izlerini, yüzlerindeki çizgileri merak ediyor insan… Yüzleri kadar bir de görünmeyen  gözleri… Daha doğrusu, bir zamanlar ağlamaktan şişmiş, aldığı darbelerden morarmış gözlerdeki acının, öfkenin, umutsuzluğun, yeniden başlamanın zorluk ve heyecanının göremediğimiz izleri merak uyandırıyor…
Yüzlerini gösteremiyorlar…
Ekranda sadece sesleri var. Hikayelerini anlatırken tüm duygu izlerini o seslerde arıyor insan,  “kaç gece ağladı, kaç gece acı çekti, kaç kere kaçmaya çalıştı, ne kadar öfkeli, nasıl kaçtı, hala umudu var mı ? “ sorularına o sesten yanıt arıyor insan….
Yüzlerini gösteremiyorlar… Kameraya arkaları dönük oturuyorlar, onların tanınmamaları, bilinmemeleri gerekiyor…
Yüzü olmayan kadınlar, sığınmış kadınlar, hala çektikleri şiddetin izini taşıyan , “beni bulmasın, izime rastlamasın , korkuyorum “ diyen kadınlar….
Yüzünü gösteremeyen cesur kadınlar… Cesurlar çünkü içinde yaşadıkları, mahkum oldukları korku kuyusundan çıkan , çıkabilen kadınlar… Kameraya yüzünü saklamak zorunda kalsalar da , çektikleri şiddeti saklamayıp , kurtulan kadınlar… Onlar sığınma evindeki kadınlar…
Bugün bir kere daha hatırladık onları… Şahsen inanmadığım , hatta “bu ne , niye erkekler günü yok , kim istedi kadınlar gününü “ dediğim bugün yani dünya kadınlar günü vesile oldu onları bir kere daha hatırlamaya… Her gün gazetelerde yer alan cinayet haberlerine inat, onlar  korku sarmalından kaçan, kaçabilen cesur ya da şanslı kadınlar. Kimi için korku kuyusunun adı koca, kimi için baba… Kiminin gidecek yeri yokmuş, kiminin ise çaldığı kapı suratına kapanmış… Çareyi “o” eve sığınmakta bulmuşlar, kimi yanında çocuğu ile kimi karnında bebeği ile gelmiş…
Kadınlar, sığınma evindeki kadınlar… Bugün hayatlarında ilk kez çiçek aldıklarını anlattılar, onlarla röportaj yapan CNN Türk Muhabiri Duygu Ayaz’dan…  Gösteremedikleri gözlerden o çiçekler karşısında yaş aktı bugün… Ağlarken uyardılar….
Biliyor musunuz içlerinden biri tam 13 yıldır kocasından şiddet görmüş….13 Yıl korku kuyusunda yaşamış, kimselere anlatamamış, kimse duysun bilsin istememiş, gidecek yeri yokmuş…  13 Kocaman yılın sonunda çıkmış korku kuyusundan, şimdi “kadınlar gizlemesin şiddet gördüğünü, nereye kadar gizleyecekler ? Dudakları patlayana, gözleri kör olana mı kadar ? Ben 13 yıl boyunca sakladım, kimse bilmedi, 13 yılın sonunda anlattığımda kimse inanmadı, inanmak istemedi, gizlemesinler… “ diyor…
Biliyor musunuz 100 kadından 92’si susuyor! Yani Şiddet mağduru kadınların %92 ‘si hiçbir kuruma başvurmuyor. Korku kuyusunda yaşamaya devam ediyor, yüzünü sığınma evinde olduğu için değil, dayak yediği için saklıyor ya da saklamak zorunda kalıyor. Araştırmayı yapan Uluslar arası Stratejik Araştırmalar Kurumu… Araştırmanın rakamları insanın canını acıtıyor!
Çünkü her 100 kadından 42 ‘si fiziksel veya cinsel şiddet görüyor!
Kadın cinayetleri 7 yılda %1400 arttı!
Araştırmaya göre eğitim düzeyi düştükçe şiddet oranı yükseliyor!
Okur yazar olmayan kadınların %45’i şiddet görürken, yüksek okul mezunu kadınların %11 ‘i şiddete maruz kalıyor!
Yani kadınların eğitim düzeyini yükseltmek, bilinçlendirmek, ekonomik özgürlüğünü kazanmasını sağlamak, ama her şeyden önce korkmamasını sağlamak, korunma garantisini vermek, sesini çıkarttırmak gerekiyor… Sessiz çığlık değil, bağııra bildiği kadar bağırmasını sağlamak gerekiyor.
Bir önerim daha var!
9 Mart  erkekler günü ilan edilsin! (eşitlik gereği)
Baba, koca , kardeş, sevgili tüm erkeklere gün boyu “şiddet”  ve neden uzak durmaları gerektiği anlatılsın, hatta çok isterlerse tıpkı dünya kadınlar gününde olduğu gibi erkekler gününde de erkeklere küçük ev aletlerinde, parfümlerde , kıyafetlerde yüzde 40’a varan indirimler yapılsın !

14 Şubat 2012 Salı

O FOTOĞRAF...

 

 

 

26 Ekim 2011 Çarşamba


IŞIĞI GÖRÜYOR MUSUN?

Işığı görüyor musun?
...
Işığı görüyor musun?
....
Işığı görüyor musun?
Görüyorum...
O benden hiç tanımadığım adamların aldığı hayatın ışığı...
Evet görüyorum, ama sesim çıkmıyor. Size ışığı gördüğümü söyleyemiyorum, çığlık bile atamıyorum,  Üzerime yıkılırken bina, sesim dehşetin karanlığında kayboldu.Sesim yok...Sesim karanlıkta kaldı.
Korku dolu karanlıkta,ezik bedenimi oynatamazken,acılar içinde kıvranırken o ışığı görüyorum. Biliyor musunuz , karanlıktan korkar çocuklar....  Karanlık korku taşır çocuklara. Bir el buldum korkarken, omzumun hemen üstüne kondu, sanki beni korumak ister gibi. Ama okşamadı, "korkma" demedi, diyemedi, omzumu "geçecek" hissiyle sıvazlayamadı, sıcak değildi el, karanlıkta buz gibi soğuk bir eldi, ölü bir eldi. Zaten ensemde olan ölümün ağırlığıydı o el. 

Işığı görüyor musun?
Görüyorum, şoktayım ve konuşamıyorum. Yaklaşıyorsunuz bana, hayat da yaklaşıyor, annem de , babam da. Hadi çekin kurtarın beni. Görüyorsunuz beni, çocuğum ben, her çocuk gibi karanlıktan korkan, her çocuk gibi büyüklere güvenen, her çocuk gibi ölümü bilmeyen, çok ama çok büyüsem de hep annemle kalmak isteyen bir çocuğum ben. Hadi çıkarın beni, anneme götürün, sarılsın bana...

Işığı görüyor musun?
Görüyorum... Bir sürü insan var karşımda, bir sürü ışık var. Ama ben en parlak olanına gidiyorum, annemin, hayatın, evimin , sizin ışığınıza gelemiyorum... En azından artık siz beni görüyorsunuz.Kocaman açılmış kahverengi gözlerim, omzumdaki ölü el , yüzümdeki dehşetle O'yum ben. Hepinizin gece rüyasına giren çocuk, her gazetede fotoğrafı olan çocuk, hani o son fotoğraftan sonra aranızdan ayrılan çocuk, son nefesini son fotoğrafa veren...

Siz beni görüyor musunuz ?
Asıl siz beni görüyor musunuz? Gerçekten görebiliyor musunuz? Unutmayın beni olur mu? Yüzümdeki o dehşeti unutmayın. O son fotoğrafı unutmayın. Benim son fotoğrafım bu ölümlerin de son fotoğrafı olsun. Biliyor musunuz, ben 1 yaşındayken de gazeteleriniz başka ölü çocukların fotoğrafları ile dolmuştu...Daha çok çocuk, daha çok kadın, daha çok erkek üzerlerine yıkılan duvarlarla ölmüştü. Yine siz büyüklerin yaptığı duvarlarla. Hayalet kentler varken ekranlarda ben 1 yaşımdaydım. Sizin tam 12 yılınız vardı. Ben evinize ve rüyalarınıza top oynarken gelemedim, başka çocukların son fotoğrafları gelmesin evinize, girmesin rüyalarınıza... Ben son fotoğrafın son çocuğu olayım. Bugün bir yaşındaki bebekler 13 yaşında karanlıktan korkacaklar.. Onlara kimse "ışığı görüyor musun?" sorusunu sormak zorunda kalmasın... Son fotoğrafla sorduğum soruyu unutmayın, üç gün , üç ay, on üç yıl da geçse unutmayın... SİZ BENİ GÖRÜYOR MUSUNUZ ?
HANDE FIRAT