14 Mayıs 2014 Çarşamba

SOMA

Kara kapkara akan gözyaşlarımız var bugün...
Milletçe kara gözyaşlarımızı akıtacağımız yasımız var. 
Bir avuç kömürü bir somun ekmeğe dönüştürmek için yerin altında kapkara bir dünyada çalışanların, çalışırken kapkara bir ölüme gidenlerin yasını tutacağız. 

 
Bir somun ekmek için yüzlerine bulaşan kara, bugün bir kere daha hepimizin kalbini, vicdanını kapladı. 
Yas tutuyoruz,üzülüyoruz, televizyonun karşısında "bir umut" dua ediyoruz; ama aslında çaresiziz.Hala kaç kişiler, ne oldu, ne yaşandı, kim suçlu , kim suçsuz bilmiyoruz. 24 saattir bilinmeyenler içinde sadece kalbimizdeki acıyı hissediyoruz.Acımız, kalbimizdeki acı, isyanımız, kafamızdaki "niye" çığlığı lüften "milli yas" kadar kısa sürmesin! Milli yas ile üç günle, beş günle sınırlı konuşmayalım bu kez. Unutmayalım bu kez! Bir sonraki kara ölüme kadar "hiçbir şey olmamış " gibi yapmayalım! Soma beş yıl sonra ekranlarda "bundan öncekiler " başlığı altında bir grafik olmasın! 
"Allah'ın takdiri " lafıyla geçiştirmeyelim !
Bu kez unutmayalım lüften ! 
Bir rapora da bu faciayı konu edip, o raporu da tozlu raflarımıza kaldırmayalım. O kadar çok raporumuz varki tozlu raflarda, bir tane daha eklemeyelim. 
Bu kez ne ise tedbiri alalım, alınmasını  isteyelim, takipçisi olalım. Hani özendiğimiz, filmlerden izlediğimiz güzel bir ülkenin mutlu insanları olmak için bu kez gerçekten adım atalım. 
Bir gün bir avuç kömüre uzanan ellerin güvenli çalıştığı bir ülke olalım. Bir gün depremleri evimizde sadece sallanarak atlatabileceğimiz bir ülkenin vatandaşları olalım. Ve lütfen o bir gün, gerçek olsun, hayalde kalmasın ! Yoksa her gün bir avuç kömüre uzanan ölü kara eller, vurdum duymaz vicdanlarımızı sıkacak ! 

19 Şubat 2014 Çarşamba

YALANCI BAHAR

Yalancı bahar bu.. 
Kanmamak lazım ama , olmuyor işte. Mis gibi bir hava var, insan elinde olmadan "hava"ya giriyor, bahar geldi sanıyor. Oysa henüz aylardan Şubat.. Üstelik gökteki güneşin aksine kapkara gündemli bir Şubat.. Aklımdan çıkmayan "gündem", susmayan telefonlarım, okumam gereken gazeteler, internet siteleri, kitaplar, dinlemem gereken açıklamalar, takip etmek gereken sosyal medya... Bazen dev bir okuma okyanusuna düşmüşüm , görünürde hiç kara yokmuş gibi geliyor. Sürekli kulaç atıyorum, bir türlü minik bir ada göremiyorum.
18 Yılım doluyor meslekte, depremler, krizler, devalüasyonlar, birbiriyle geçinemeyen koalisyon ortakları... Bana en zor, en garip, en korkutucu olanı neydi diye sorsanız; bugünü söylerim. Bugün zor... Bugün karışık.. Bugün oyundaki her taş saldırgan, oyundaki her taş korkuyor, her taşın en az bir suçu var, vicdan azabı var, geçmişiyle hesaplaşırken, geleceğinden emin değil. Her taş oyunda kalan son taş olmak istiyor, yenilmekten korkuyor. Belki de bu yüzden hepimiz biraz da kendimizi sorguluyoruz, belki siyasetçi bunu çaktırmadan gece yatağına yattığında yapıyor, gazeteci daha yüksek sesle, vatandaş bağırarak yapıyor... Ama her birimiz ara ara sadece kendimizle kaldığımızda takkeyi önümüze koyuyoruz. Hepimizin takkeyle konuşması bir değil, hepimiz ertesi güne aynı doğru kararlarla uyanmıyoruz, kimimiz ayakta kalmaya çalışıyor, kimimiz ise karşısındaki düşmanı yenmek dışında hiç bir şey görmüyor. 
Şubat'ın yalancı baharında güzel bir roman okuyacak zamanın olduğu bir ülke istiyorum. Kitapçıya gidip sinema dergisi alacak kafada olmayı istiyorum. Yeşilin kentlere daha çok egemen olabilmesi için çevrecileri , paysaj mimarilerini konuşturup, kent sohbetleri yapabilmeyi istiyorum. Hani her semtte yüzme havuzu olacaktı sorusunu yöneltebilmek istiyorum. Cebimdeki paramın durup dururken yok olmadığını, aksine şöyle bir huzura erdiğimi hayal ediyorum. Şimdiden "erken rezervasyonumu " yaptırmışım, uçak biletlerimi de almışım. Biz de öyle son dakika iptalleri olmaz, çok Avrupa'lıyız havasına girmişim. 
Kafamda rahat, rüyamda elimde kılıçla cenk etmiyorum, bakanlar kurulunda bir sinek olup konuşulanları dinlemiyorum, adada sorunu çözen müzakereci hiç değilim. 
Yalancı baharın yalancı yazısı bile bu kadar... Gitmem lazım. Akşama yayın var, bu nedenle de "saç- makyaj " isimli bir saatlik eziyete kendimi kapatmam lazım .
Hoşçakalın 

6 Aralık 2013 Cuma

DİYARBAKIR'DA NE OLDU ?

 

Diyarbakır
Yeryüzünün bazı toprakları insanın yüreğine dokunur…
O toprakların taş duvarlarında ölümlerin, acıların, hayallerin, umutların eskimiş izleri vardır…
Yeryüzünün bazı toprakları insanın yüreğini dağlar…
O toprakların insanlarının türküleri yüreği yakar, ağlatır...
Bazen bir sözcük, bir görüntü, bir şarkı, kullanılan dil o kenti, o kentte yaşananları özetler…
İki günde Diyarbakır’ı özetleyen görüntüler de, türküler de, sözcükler de vardı…
Ama o görüntülerin arkasında yaşananlar da vardı…

BDP Krizi nasıl çözüldü?
 

Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir ile Başbakan Erdoğan’ın el ele görüntüleri…
Tarihe geçen görüntülerdendi…
Osman Baydemir “Ben giderken geldiniz, ben yıllardır buradaydım, artık yolun sonuna geldim" dedi.
Başbakan “İyi de sizi ben almıyorum ki görevden" yanıtını verdi…
Karşılıklı gülümsediler..

 

Bu görüntü nasıl oluştu?
 

Aslında Osman Baydemir Brüksel’deydi, dönmeye de niyeti yoktu. Yoktu çünkü Başbakan Erdoğan’ın programında belediye ziyareti öngörülmüyordu. Hem Barzani ve Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeler sebebiyle hem de Başbakan Erdoğan’ın programında belediye ziyaretinin yer almaması nedeniyle, BDP’liler de ilk günde Diyarbakır’da olmayacaklardı.
BDP’li Sırrı Sakık ile Başbakanın Baş Danışmanı Yalçın Akdoğan telefonda konuştu. Akdoğan “Bölgeye gelecek misiniz ?” sorusunu yöneltti, Sakık “Bu koşullarda gelme gibi bir şansımız yok. Başbakan Erdoğan böyle bir ziyarette önce artık Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ni ziyaret etmeli . Barışın yolu yöntemi buradan geçer" yanıtını verdi.

Ancak baş danışman, programda böyle bir ziyaretin olmadığını söyledi. Sakık ise programa dahil edilmesi durumunda bölgeye gidecekleri yanıtını verdi. Telefon kapatıldı. Sonrasında iktidar kendi arasında değerlendirme yaptı, BDP’liler ise Ankara’da toplandı. Sırrı Sakık ve Ahmet Türk aslında cumartesi öğleden sonra Diyarbakır’a gitmek üzere programlarını yapmışlardı. Telefon çaldı, arayan başdanışmandı… Görüşmenin yapılacağını söyledi, yani Başbakan'ın önce Diyarbakır Büyükşehir Belediye’sine gideceğini… İşte bu gelişmeden sonra, BDP’liler Cuma akşamı Diyarbakır’a hareket ettiler.
 

Başbakanın mesajları
 

“Cezaevleri boşalacak, dağdakiler inecek"….
Çok mesajı vardı Başbakanın. Ama kulaklarda en çok bu yer etti… Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Esat Coşan, Leyla Zana Diyarbakır’da, Kandil’den dönen Sırrı Süreyya Önder yolda televizyondan dinlediler bu açıklamayı… Yorumlarına gelince, “Bunu söyleyen Başbakan, sözde kalmasın, kalmamalı, bu saatten sonra da kalamaz" oldu. 

Barzani sorunu
 

Verilen tüm mesajlar, ortaya çıkan tüm görüntüler arasında ise ciddi bir sorun var… Suriye’nin kuzeyi, PYD- Barzani gerilimi… BDP’liler açısından Barzani’nin tavrı.. Hatta Sırrı Süreyya Önder ‘in deyimiyle Barzani ‘nin “ayar" çekmesi… Önder kendisine çekilen ayarı CNN Türk’te Ankara Günlüğü’nde anlattı. Ama onun deyimiyle ilk ayar bu değil…

Şimdi Temmuz ayına dönüyoruz, Erbil’deki Kürt konferensına hazırlık toplantısına.  Toplantıya BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, DTK Genel Başkanı Ahmet Türk’ün de aralarında bulunduğu 23 kişilik bir heyet katılmıştı. Ancak Ahmet Türk oradan erken ayrıldı, daha doğrusu konferansı terketti. Çünkü Türk’ün yanına Barzani'ye yakınlığıyla bilinen bir isim gelip , küfür de içeren hakaret etti. Ahmet Türk sinirlendi ve toplantıyı terk etti. İkinci ayar ise Sırrı Süreyya Önder’e idi. Önder ayrıntılarını Ankara Günlüğü’nde açıkladı. Kendisinin ve İmralı’ya giden BDP heyetindeki diğer isimlere suikast ihbarı aldığını anlattı.

Bu sebeple de bu son gidişine kadar güvenliğinin sağlanması için, Barzani’nin adamları tarafından Habur’da karşılandığını ve Kandil’e götürüldüğünü belirtti. Ancak bu sefer onu karşılamaya gelen kimse yoktu. Önder “Gittiğimizde kimse yoktu. Kendi gümrük işlemleri kendim yaptım, akabinde VIP salonuna geçtim, kapı duvar. Gelen araç yok mu diye sorduk, ulaşamadık kimseye, başınızın çaresine bakın dediler. Başımızın çaresine baktık ama, Dohok’ta durdurulduk, Akre’de durdurulduk ve geri dönmemiz istendi. Tartıştık, Kürtlerin töresini hatırlatmak istedim, süreç hassas dedik . Üç buçuk saat sürecek yolu 7-8 saatte aldık. Bize bir mesaj vermek kaygısıyla yapıldı" sözleriyle anlattı.

Sırrı Süreyya Önder “Bizim bir onurumuz var, onu da kimseye yedirmeyiz" dedi.
BDP bu iki olayı da “ayar" vermek olarak görüyor. Pazar günü Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nde Barzani ile yapılan görüşmelerde bu konular da masadaydı. 

BDP içinde çatlak mı var?


Bu soruyu da doğrudan birçok isme yöneltme şansımız oldu.
Tüm kesimlerle yaptığımız görüşme neticesinde çatlak yok. Bazıları tarafından kameraların önünde verilen sert mesajların nedeni bu olaylar. Bazı isimler ise kameralar karşısında sert mesaj yerine sorunu çözme yöntemini uyguladı. Çatlak yok ama kırgınlık var, o kırgınlığın yöneldiği isim ise Leyla Zana. Zana'nın tüm bu gelişmelere rağmen bağımsız davrandığı ve bunun da hoş karşılanmadığı belirtiliyor.

Belediye Başkanlıkları
 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan aday adaylığını Sırrı Süreyya Önder CNN Türk Ankara Günlüğü programında açıkladı. Yazıyı diğer isimlerle bitirelim. Ahmet Türk Mardin, Sırrı Sakık Muş, Gülten Kışanak ise Diyarbakır’a aday adayı… Osman Baydemir’in hayali ise kitap yazmak…

18 Ocak 2013 Cuma

ÖLMEK YAKIŞMAZ BAZILARINA...

Bazı insanlara yakışmaz ölüm...
Çünkü bazı insanların öleceği aklınıza hiç gelmez
Öyle yaşam doludurlar ki
Öyle bir yerlerde dururlar ki
Öyle asılırlar ki
Öyle heyecanlıdırlar ki
Ölmez dersiniz
Ona bir şey olmaz dersiniz
Ve bir gün.. Onlar da ölürler...
Ve o zaman duvara çarpar  insan
Kendisinin duvarına...
Çarpan ben
Duvar yine ben...

İlk çarpışmamdı babam...
Hiç yakıştırmadım ona ölmeyi...
Hiç kabullenemedim kaybetmeyi..
Hiç "neden"sorusunu o dönemdeki kadar çok sormadım.
Bana hep "ne olursa olsun, ayaklarının üzerinde dur, bir kadın için çok önemli "derdi.
Benim televizyon habercisi olmamı da benden çok babam istedi.
Daha aklımın ucundan geçmezken, Mehmet Ali Abi ile de Ankara'da bir restoranda babam tanıştırmıştı beni...Küçük bir tanışmaydı. Yıllar yıllar sonra onunla çalışacağımı bile bilmiyordum.
Yıllar geçerken hayatımdan geçen ölümlerde birçok defa kendimle çarpıştım.Babamdan sonra bazı arkadaşlarım, anneannem... Hepimiz gibi... Hepimiz kendi hayatlarımızdaki ölümler nedeniyle kendimizle çarpışmışızdır... Bugün bir kez daha çarpıştım kendimle, Mehmet Ali Abi'nin ölümüyle..
Çok şey öğrendim Mehmet Ali Abi'den.. Hem bu mesleğe beni sokan babama, hem de çok şey öğreten Mehmet Ali Abi'ye Allah 'tan rahmet diliyorum.

Her son çarpışma , önceki çarpışmaların durduğu, kalbin en güzel , en derin yerindeki "saklı kutu"yu çıkartıyor yeniden..
Kutu açılıyor, o en çok özlediklerimiz bir bir çıkıyor karşımıza...
Burnumuzda tütüyorlar...
Özlemlerimiz benliğimizi ele geçiriyor.
Hayatın o çok normal akışı o anda kesiliyor.
Kesiklerden gözyaşları akıyor.
Normal akışa dönene kadar çarpışıyoruz; özlemlerimizle, ölümlerimizle, keşkelerimizle, gözyaşlarımızla.
Kararlarımızla çarpışıyoruz. "hayat çok kısa " sözüyle çarpışıyoruz.
"Kimseyi üzmeye değmez" sözü geliyor düşüveriyor üstümüze.
Hayat normal akışına dönene kadar , en insan halimize bürünüyoruz işte!

Her ölüm, en çok insan olduğumuz anı getiriyor bize.
Her ölüm yeniden yüzleşmeyi...
Geçmişteki acı kayıplarımıza yeniden sarılmayı...

Ben ile benim çarpışmam her zaman "ona göre yaşa" diyor!
Ona göre yaşa, bahar çabuk geçiyor, çabuk kayıyor zaman, çabuk kaybediyoruz sevdiklerimizi, ya da çabuk gidiyoruz aralarından!









22 Ağustos 2012 Çarşamba

BÜYÜYEMEZ Kİ ÖLÜ ÇOCUKLAR!!!!




Onlar çocuk!

Tüm yaşamın en saf hali onlar...

Yürümeyi, konuşmayı, ayakta durmayı öğreniyorlar.

Ellerini açıp kapatıp "gel gel" yapıyorlar.

Onlar çocuk!

Sesinizi yükselttiğinizde, suratları buruşuyor, gözleri doluyor.

Sevdiğinizde, gülümsediğinizde dünyalar onların oluyor.

Onlar çocuk!

Bİr bedende 9 ay taşınıyorlar, konuşana kadar kolu ağrısa söyleyemiyorlar.

Ağrısını söylemeyecek kadar acizler yani.

Konuşmaya başlayınca "bebekçe " konuşuyorlar.

Sonra dünyaları oyun oluyor, OYUN!

Arabalar, bebekler, filmler, el çırpma, zıplama, seksek, evcilik!

Hatırlıyor musunuz ?

Onlar ÇOCUK!

Para bilmez, terör bilmez, kürt sorunu bilmez, PKK bilmez, Suriye bilmez , yaşadığı şehirin adını bilmeyebilir!

Onlar ÇOCUK!

1 Yaşında

3 Yaşında

11 Yaşında

13 Yaşında

Onlar ÇOCUKTU...

Artık ölü çocuklar

Biri hiç konuşmayacak

Diğeri hiç okula başlamayacak

Öbürü hiç ergen olamayacak

Sonuncu hiç genç olamayacak

Hiç büyüyemeyecekler

Büyümez ki ölü çocuklar!

6 Temmuz 2012 Cuma

4 KURŞUN


Öldüreceksiniz, çok sevmeyin bizi…
Öldüreceksiniz, kıskanmayın bizi.
Öldüreceksiniz, girmeyin hayatlarımıza…
Girecek kadar cesaretiniz var ise, efendice gidebilecek, ya da sizden gidildiğinde sükûnetle kabul edecek kadar yüreğiniz olsun.
Unutmayın ilişkilerde ceza kesilmez.
Ağır da gelse yaşananlar karşılığı küfür, dayak, öldürmek olmaz.
Bu ne kin, bu ne öfke, bu nasıl insanlık?
Bilek gücüyle mi erkek olunuyor?
Namusun bekçisi “erkek” tir diye gökyüzünde mi yazıyor?
“Ya benimsin ya toprağın “ mı bakış açınız?
Bunun bir hastalık olduğunun farkında mısınız ?
Sizi de bir kadının doğurduğunu, büyüttüğünü hatırlıyor musunuz ?
Bir insanın yıllarca aynı yatakta yattığı, her şeyini paylaştığı insandan korkmasının, kaçmasının, ondan korunmak zorunda kalmasının aslında ne büyük bir trajedi olduğunun farkında mısınız ?
Devletin karınızı, eski karınızı ya da sevgilinizi size karşı korumak zorunda kalması ya da korumaya çalışması , ne acı anlayabiliyor musunuz ?
Daha büyük trajediyi biliyor musunuz ?
Ölüm korkusuyla devlete sığınan kadını koruyacak polisin de kendi karısını öldürme ihtimalini?
Nereden çıktı şimdi bunlar demeyin…
Zaman zaman haber bültenlerinde ilk haber oluyor, zaman zaman gazetelerin manşeti… Sonra araya başka haberler giriyor, gündem değişiyor. Gözümüze ikinci ya da üçüncü sayfalarda şöyle bir takılıyor. Ama bugün Ankara’dan gelen haber kanımı dondurdu. Dondurdu çünkü bir komiser karısını öldürdü.
25 Yaşındaki genç kadın –ki o da polisti- boşanmak istedi,  komiser eşi onu Ankara’da servis beklerken yakaladı..."Boşanma davasını geri çek yoksa öldürürüm" dedi...Genç kadından “hayır “ yanıtını alınca da 4 el ateş etti...Sonra da kendi kafasına da bir el ateş ederek intihar etti...
Devlet genç polisi koruyamadı, koruma talebi kabul edildi ama koruma tahsis edilemedi ve bir kadın daha öldü, öldürüldü.
Neyi konuşacağız?
“Komiser Bey kocam beni dövdü” diye bir gün kapısını çalma ihtimaliniz olan komiserin karısını dört kurşunla öldürdüğünü mü?
Kadınların koca dayağıyla sakat kaldığını, koca kurşunuyla öldüğünü mü?
Şiddetin bir hastalık olup olmadığını mı ?
Bu hastalıklı noktaya nasıl ne zaman gelindiğini mi ?
“Ya benimsin ya toprağın” zihniyetini mi ?
Devletin alması gereken önlemleri mi ?
Hiçbirini konuşmayacağım ben. Erkeklere, polis de, öğretmen de , doktor da olsa erkeklere  de tavsiyem, sakin ve sağlıklı  bir zamanlarında aynanın karşısına geçip susmaları… Susarken babalarının annelerini, kız kardeşlerinin kocalarının kız kardeşlerini hatta ve hatta damatlarının kendi kızlarını öldürdüğünü düşünmeleri. Ne hissedeceklerinin yanıtını aynadan kendilerine vermeleri,  yüzlerinde hafif bir tebessüm görmeleri durumunda da kapsamlı bir “ruh sağlığı “ kontrolünden geçmeleri ….

1 Haziran 2012 Cuma

İSTEMEK VE HAZIR OLMAK….


Ben bir anneyim…
38 Yaşında çalışan bir anne…
Hayatımın en güzel ama bir o kadar da endişeli günleri o dokuz aya ait olanlardı…
İçimde onu hissetmeye başladığım an itibariyle korkar oldum… Ona bir zarar gelme ihtimalinden, ölme ihtimalinden, ölmem ihtimalinden, hastalık ihtimalinden korkar oldum…
Çoğu kadın gibi duygusal bir yağmur bulutuna dönüştüm… Reklamlarda bile ağlar oldum…
Elim sık sık karnıma gitti, kollarım görünmez olup içime girdi sürekli kucakladım onu, her anım güzel hayallerle  doldu, o hayalleri bile “bir şey olur korkusuyla saklar” oldum, o korkuyla da yine ağlar oldum…
9 ay….
Her kadının farklı ya da benzer özel 9 ay öyküleri vardır…
O dokuz ay öykülerini dinleyerek anne olunmaz, kendini yerine koymaya çalışarak da, “sperm verdim, benim de çocuğum “ diyerek de o hormon patlamasıyla, Allah ve ölüm korkusunun en üst seviyeye ulaştığı, yaşamak arzusunun ve heyecanının patlama yaptığı “Annelik “ kavramı anlaşılmaz…
O 9 ay hem mucizedir, hem çok güzeldir, hem de zordur…
Unutmayın her kadın aynı değildir, her kadın aynı koşullarda yaşamaz, aynı koşullarda anne olmaz…
Hemen her kadın hormonu ve doğası gereği bir gün gelir doğurmak ister…
O istediği an, o bebeğe bakabileceği andır… Kadın anne olmaya hazırdır…
Hazır olmak, istemek çok önemlidir…
Ben “isteyerek” anne oldum…
Kendimi hazır hissettim.
Hep hazır değildim, ondan önceki yıllarda bir çocuğun “sorumluluğunu” alamayacağını düşünüyordum, evliliğimin oturmadığını, yapamayacağımı, kariyerimi geride bırakacağımı…
O kadar hazır değildim ki, o yıllarda korunmama rağmen hamile kaldım… Dünya başıma yıkıldı, çoğu kadın gibi istemekle istememek , hazır olmakla olmamak, vicdan ile ben arasında kalıp depresyona girdim… Bakamayacaktım… O bebek olmadı, doğmadı,  bizim olmadı… Kendi isteğimle kürtaj oldum…
Bana da eski eşime de ders oldu, “korunma yöntemleri” nin istisnasız uygulanması konusunda…. Yıllar geçti, “hazırım” dedim, istedim…. Anne oldum… O isteğin ama özellikle de hazır olmanın ne kadar önemli olduğunu da bizzat yaşadım…
Eğer bir kadın hazır ise ve istiyorsa ; en kötü günleri de geçirse o 9 ayda, sağlıklı ve mutlu bir bebek dünyaya getirebilir o 9 ayda…
Eğer bir kadın hazırsa ve istiyorsa ;  kocaman karnıyla dört kat merdiveni elinde altı poşetle ya da sırtında halıyla çıkar…
Eğer bir kadın hazırsa ve istiyorsa ; hayatında fırtınalar koparken karnındaki sakin limana  saklanıp, huzur bulabilir….
Eğer bir kadın hazırsa ve istiyorsa; tek başına doktora gider, doğumdan bir gece önce tek başına dua eder, doğurur, bakar, büyütür, mutlu eder, mutlu olur…
Bırakın kadınlar hazır olduklarında ve istediklerinde doğursun…
Hazır olduklarında ve istediklerinde doğursunlar ki, sağlıklı ve mutlu bir nesil yetişsin…
Şimdi geçmişe dönüp baktığımda iyi ki hazır olduğumda doğurmuşum diyorum…
Şimdi bugünkü “erkekler “ arasındaki tartışmaya baktığımda ise, “9 ay taşıyan biziz, doğuran biziz, kararı bize bırakın, tabii ki her ülkede olduğu gibi kuralları olmalı kürtajın buna hiç itirazım yok , ama kürtajdan daha çok keşke doğum kontrolünü, cinsel eğitimi konuşabilsek “ diyorum…